Akan Abdula

Sosyal Medya :

“Türkiye güven kaybı yaşıyor. Ekonomi bunun en büyük taşıyıcı kolonlarından biri; ardından siyaset ve küresel koşullar geliyor. Veriler ayrıca şunu da gösteriyor: Güven erozyonu 2018’den sonra hızla derinleşmiş ve sürekli kötüleşerek bugüne gelmiş”

ebru dedeoğlu 30 kasım

Akan Abdula

Akan Abdula, Üsküp’de doğdu; 80’lerin totaliter Yugoslavya’sında, apartman bloklarında geçen çocukluğunu ve rejimin gölgesindeki kırılmalarını Öngörülemeyenler kitabında anlattı. O yıllarda devletin yarattığı yapay hakikati nasıl işlediğini çok erken yaşta gördü. Bugün ise aynı mekanizmanın farklı bir biçimde, bu kez dijital dünyanın algoritmaları aracılığıyla çalıştığını verilerle anlatıyor.

Abdula’ya göre, Türkiye’de sık tekrarlanan “genç nüfus”, “kolektif kültür”, “dayanışma” gibi kavramlar artık hakikati yansıtmıyor. Verilere göre hiçbir mit sürdürülemez: Ülkemizde yapılan son araştırmalara göre aidiyet hissi yüzde 18, güven seviyesi yüzde 13, umut oranı yüzde 17’ye düşmüş durumda. Gençlerin yüzde 70’inden fazlası yurtdışına gitmek istiyor; evli çiftlerin yüzde 13’ü çocuk sahibi değil. Ve dijital dünya? Sosyal medya yankı odalarıyla bizi daraltmıştı; şimdi yapay zekâ tek bir “özne” oldu. Sürekli “haklısın, sen özel ve değerlisin” diyen bu sistem, duygusal zekâyı törpülüyor, aidiyeti öldürüyor ve narsisizmi pompalıyor.

Akan Abdula ile buluştuk; veri temelli analizleri, dijital düzenin görünmez mekanizmalarından Türkiye’nin toplumsal çöküş dinamiklerine, yapay zekâ devriminden genç nüfus mitine ve Öngörülemeyenler kitabını konuştuk.


Akan Abdula ve Ebru D. Dedeoğlu

“Özgür olduğumuzu sandığımız dijital dünya da aslında yeni bir öngörülebilirlik sistemi”

– İlk olarak sormak istiyorum, “Öngörülemeyenler” kimdir? Kitap fikri nasıl ortaya çıktı?

Öngörülemeyenler’i pandemide yazdım; teknolojiyi kişisel hayat hikâyem üzerinden anlatmaya çalıştım. Yugoslavya’da doğdum; komünist bir rejimin içinde büyüdüm. Devletin dayattığı bir doktrin vardı ve biz dışarıdaki özgürlükleri merak eden, bize anlatılanı sürekli sorgulayan bir kuşaktık. Berlin Duvarı yıkıldığında birçok ülke rasyonel davranıp barışçıl şekilde demokratikleşti. Yugoslavya ise Batı ile Sovyetler arasındaki konumunu borçlanarak sahte bir refaha çevirmişti. Bu model çöktüğünde, yarı özgürlüklerin yarattığı kafa karışıklığıyla milliyetçilik hızla yükseldi ve ülke parçalandı. O dönemde hep öngörülebilir olana karşı çıkıyor, kendi yolumu çizmek istiyordum. Sonra veri teknolojileriyle çalışmaya başlayınca şunu gördüm: Özgür olduğumuzu sandığımız dijital dünya da aslında yeni bir öngörülebilirlik sistemi. İnternet sosyalleştiğinde “veri özgürleşiyor” diye seviniyorduk; kimsenin veriyi kontrol edemeyeceğine inanıyorduk. Oysa sosyal mecralardaki algoritmalar bize gerçek akışı değil, kendi tasarladıkları akışı sunuyormuş. Komünist rejim ne yapacağını açıkça gösteriyordu; yeni dijital düzen ise bunu gizlice yapıyor. Görüyoruz ki bugün sosyal platformlar bizi özgürleştirmekten çok, davranışlarımızı ölçerek öngörülebilir hale getiriyor.

– Eski Yugoslavya’daki yapıyı eski bir despotizm; bugün yaşadığımız veri çağını ise yeni ya da neoliberal bir despotizm olarak tanımlar mısınız?

Eski despotizmin daha samimi olduğunu artık daha net görüyorum. En azından sembolleriyle, söylemiyle kendisini açıkça gösteriyordu; ne yapmak istediğini saklamıyordu. Neoliberal despotizm ise hayatın içine görünmeden yerleşiyor. Veriyi gönüllü olarak sen veriyorsun; neyi sevdiğini, neyi sevmediğini sistem bizzat senden öğreniyor. Ardından algoritmalar sadece hoşlanacağın içerikleri göstererek seni oraya çekiyor. Geçmişte ideolojik eğitim alırken karşımızda öğretmenler vardı; somut, elle tutulur bir sistemdi. Bugünkü yapı çok daha görünmez. Tüm ideolojini, tercihlerini, davranış biçimini sıfır ve birler üzerinden kodlayarak şekillendiriyor. Seni bir yurttaş olarak değil, veri üreten bir tüketici olarak görüyor. Bunu da öyle zekice yapıyor ki fark etmiyorsun. Bu nedenle ben buna neoliberalizmin yarattığı dijital diktatörlük diyorum. Çünkü bu sistem yankı odaları yaratıyor. On yıldır bu konuda uyarıyorum. Şimdi öyle bir döneme gidiyoruz ki, bu hızla, yakında o eski yankı odalarını bile arar hale gelebiliriz.

– Neden?

Çünkü yapay zekâ çok daha büyük bir yankı odası yaratıyor. Eskiden sosyal medyada en azından bize benzeyen 15–20 kişinin arasında kalıyorduk. Şimdi o kişiler de yok; karşında tek bir “özne” var ve o da insan değil, yapay zekânın kendisi. Bu sistem sürekli olarak ne kadar zeki, ne kadar özel, ne kadar haklı olduğunu söylüyor. Herkesin kendisini Dostoyevski seviyesinde hissetmesine yol açan (gülüyor)  bir aşırı onay mekanizması var. Son 10 yılda sosyal medyanın yankı odalarının topluma ne yaptığını gördük. Yapay zekâ bunun çok daha güçlü, çok daha sarmal bir versiyonunu üretiyor.

“Polarizasyonu aslında teknoloji yarattı”

– Yankı odası tam olarak nedir?

Yankı odasından kastım şu; Örneğin Facebook’a giriyorsun; yüzlerce arkadaşın var ama algoritma sana sadece sana benzeyen 10 kişinin içeriklerini gösteriyor. Başlangıçta geniş olan dünya daralıyor, küçük bir odaya sıkışıyorsun. O odada ben ve bana benzeyen birkaç kişi var. Sanki çok sesli bir tartışmanın içindeymişim gibi hissediyorum ama aslında kendi sesimi duyuyorum, çünkü herkes birbirinin aynısı. Bu durum siyasette de çok tartışılıyor. Peki “Polarizasyonu siyasetçiler mi büyüttü?”

Ben şöyle bakıyorum: Polarizasyonu aslında teknoloji yarattı; sosyal medya bu dar odaları hayat tarzlarımız üzerinden inşa etti. Siyasetçiler ise bu yapının üzerine sörf yaptı. Polarizasyonla mücadele etmek yerine kolay yolu seçip bunun üzerine oynadılar. Sorumluluk almak yerine teknolojinin açtığı yolu kullandılar ve hâlâ kullanıyorlar. Bu yüzden yankı odalarını hep rahatsız edici buldum. Ama bugün şunu fark ediyorum: O odalarda en azından ben ve bana benzeyen birkaç kişi vardı. Şimdi ise karşımda tek bir yapı var: yapay zekâ. Sana sürekli haklı olduğunu söyleyen, seni memnun etmek üzerine kurulu bir sistem. Duygusal zekâyı körelten bir yapı bu. Son on yılda yankı odalarının ne yaptığını gördük; sürekli onay aldığın için senden farklı düşüneni fikir olarak değil, sapma gibi görmeye başlıyorsun. Çünkü sosyal medyada her yazdığın beğeni topluyor, görüntüde herkes seni destekliyormuş gibi geliyor. Oysa biliyoruz: Bu, algoritmanın kurduğu bir oda ve biz oradayız.

“Çocuklar onay veren bir sistemle büyüyor, bu narsizmi ve bireyselciliği artıracak”

– Dijital çağ ile birlikte yeni kuşak nereye evriliyor? Önümüzdeki dönemde bizi ne bekliyor?

Narsizmin yükseldiği bir döneme giriyoruz. Bu yüzden çok daha narsistik bir genç kuşakla karşılaşacağız. Bizlerin yani X ve Y’lerin  bir avantajı vardı: Offline’a doğduk, offline’ı yaşadık; sonra online dünyaya geçtik. Bu ikili deneyim uyum katsayımızı yükseltti. Hayatta kalma refleksimiz de güçlüydü, bu yüzden geçişi yönetebildik. Ama biz sağlıklı karşılaştırma yapabilen son kuşağız. Bizden sonraki nesiller offline’ı hiç bilmeden doğdu; doğrudan online’a düştüler. Bu yüzden dijital dünyanın yarattığı narsistik yapının onlarda nasıl sonuçlar vereceğini bilmiyoruz. Z kuşağındaki birçok davranışın buradan kaynaklandığını artık daha iyi görüyoruz. Ardından alfalar geliyor ve onların daha da narsistik olacağını öngörüyorum. Türkiye’nin kendi dinamikleri bu tabloyu daha da keskinleştiriyor. Doğurganlık hızımız dramatik biçimde düştü; 2001’de üç çocuk ortalamasından bugün bir çocuğa indik. Alfaların büyük bölümü tek çocuk. Üstelik çoğu “proje çocuk” olarak yetiştiriliyor; aileler onları geleceğin dahileri gibi kurguluyor. Buna ek olarak yapay zekâ dünyasında sürekli “sen müthişsin, sen harikasın” diye onay veren bir sistemle büyüyorlar. Bu birleşim narsizmi ve bireyselciliği artıracak. Bu tablo şirketler için de ciddi bir uyarı. Hâlâ “biz bir aileyiz” söylemiyle yönetilen kurumlar var; bu gerçekçi değil. Ailenin geleneksel anlamı zaten çözülüyor. Şirketler ise sonuçta kâr amaçlı organizasyonlar. Yeni kuşak ekip oyuncusu olmayacak; çok bireysel, çok egosantrik bir profille karşılaşacağız. Bu nesillerin şirketlere, topluma, kültüre ne getireceğini kesin olarak bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, bugünden çok farklı bir şey getirecekleri ve bu değişime hazır olmadığımız.


Akan Abdula

– Gerçekten değiştirmek elimizde mi?

Değiştirmek mümkün ama çoğu zaman kolay yolu seçiyoruz. Siyasetçiler için de aynı şey geçerli. Beynimiz ağırlığımızın yalnızca yüzde ikisi olsa da enerjimizin yaklaşık üçte birini tüketiyor. Bu nedenle biyolojimiz “zor olana değil, kolaya git” diye çalışıyor. Toplumla gerçekten ilgilenmek, dertleri üstlenmek zor olan; mevcut kutuplaşmanın üzerinde sörf etmek ise çok daha kolay. İktidarı güçlendirmek ya da muhalefet üretmek için bu konfor alanını kullanmak biyolojik olarak da cazip. Sistem de bizi bu yöne çekiyor.

“Gençlere artık dayanışma anlatamıyorsunuz, bu kavram karşılık bulmuyor”

– Türkiye’deki ekonomik kriz, güvensizlik ve hızlı duygu dalgalanmaları veri modellerini daha mı isabetli kılıyor, yoksa toplumu ölçmeyi imkânsızlaştırıyor mu?

Türkiye bugün ciddi bir güven bunalımının içinde. Bunu veriler çok net gösteriyor. “Sorun ve krizlerle birlik içinde başa çıkarız” diyenlerin oranı yüzde 22’ye düşmüş. Bu sadece ekonomi ya da siyasetle ilgili değil; aile tipolojileri ve dayanışma kültürünün dönüşümüyle de ilgili. Gençlere artık dayanışma anlatamıyorsunuz, bu kavram karşılık bulmuyor. Daha çarpıcı göstergeler de var: – “Bu topluma ait hissediyorum” diyenlerin oranı yüzde 18. – “Umudumu kaybetmem, hayal kurarım” diyenler yüzde 17 ve düşmeye devam ediyor. – “Kendimi güvende hissederim” diyenler yüzde 13. – “Birbirimize güveniriz” diyenler sadece yüzde 14.

Bu tablo çok açık: Türkiye güven kaybı yaşıyor. Ekonomi bunun en büyük taşıyıcı kolonlarından biri; ardından siyaset ve küresel koşullar geliyor. Veriler ayrıca şunu da gösteriyor: Güven erozyonu 2018’den sonra hızla derinleşmiş ve sürekli kötüleşerek bugüne gelmiş.

– Toplumun birbirine bu kadar az güvendiği bir ortamda birlikte nasıl üreteceğiz? Dünyayla nasıl rekabet edeceğiz?

Bu oranlar gerçekten çok düşük ve Türkiye’nin yeniden toplumsal güven inşa etmesi gerekiyor. Ancak bunun nasıl yapılacağına dair ortada bir irade ya da plan görmüyorum.

“Sorun şu: Biz bir kez daha altyapı trenini kaçırdık”

– Yapay zekâ için üçüncü sanayi devrimi diyebilir miyiz?

Kesinlikle. İkinci sanayi devrimi trenle başladı; makinelerle temas orada kuruldu. Yapay zekâ ise makineye emir verme devrimi. Her sanayi devrimi oyunun yeniden kurulduğu bir alan yaratır. Buradaki sorun şu: Biz bir kez daha altyapı trenini kaçırdık. Yapay zekâya en çok yatırım yapan ilk 10 ülkeye baktığınızda aradaki fark korkutucu. ABD 2013’ten bu yana toplam 470 milyar dolar yatırım yapmış; ilk 100 milyarını o yıl harcamış. Biz ise 2022’de hâlâ “ChatGPT nedir?” diye Google’a yazıyorduk. Lokomotifi kaçırdık. Ama bu devrim eskisi gibi değil. Altyapıyı kaçırabilirsiniz ama üst yapıda hâlâ fırsatlar var: Uygulamalar. Ben bunları vagonlara benzetiyorum. Bir vagonu kaçırırsın ama bir sonrakine atlayabilirsin. Çin’in otomotivde hiçbir iddiası yokken elektrikli araçlarla birinci olması böyle bir strateji. Doğru vagona bindiler. Ancak Türkiye’de toplumsal güven bu kadar düşükken hiçbir vagona atlayamazsınız. Güvensizlik inovasyonu ve stratejik hamleyi imkânsızlaştırıyor.

– Güven bunalımı göçü de tetikliyor mu?

Evet. Gençlerin yüzde 70’inden fazlası yurtdışına gitmek istiyor. Biz beyin göçü araştırmaları da yaptık; ilginç olan şu: Gidenlerin büyük kısmı da çok mutlu değil çünkü dünya da kötüleşiyor. Bunun yapısal nedeni, neoliberalizmi icat eden ABD’nin bugün neoliberalizmi öldürmüş olması ama yerine ne koyacağını bilmemesi. Neoliberalizm “bırak şirketler yapsın” diyordu. Bırakıldı ama şirketler dengeyi kuramadı; sürdürülebilirlik, iklim, eşitsizlik krizleri patladı. ABD şimdi “devlet masaya dönüyor” diyor; tarifelerle, müdahalelerle yeni bir dönemi işaret ediyor. Yani neoliberalizm öldü ama yerine ne geleceği belirsiz. Bu belirsizlik ortamında yeni teknolojiler, yeni devrimler, yeni vagonlar var; fakat Türkiye toplumsal güven sorununu çözmeden bu yeni döneme gerçek anlamda dahil olamaz.

– Yüzümüzü bu kadar içeriye döndüğümüzde, herkesin polarize olduğu bir ülkede dünyayla nasıl rekabet edeceğiz?

Rekabet edemeyiz. Çünkü Maslow’un en dibindeyiz şu anda. Toplum güven arıyor. Güven sorununu aşmadan piramidin üst basamaklarına çıkamayız; inovasyon, rekabet, yaratıcılık gibi konuları düşünmemiz mümkün değil. Bu nedenle çözmemiz gereken temel mesele güven bunalımı. Siyasetçilerin de artık bu teknolojinin beslediği kutuplaşma üzerinden sörf etmeyi bırakması gerekiyor. Kolay olan bu; kolaydan büyük fayda sağlıyorlar. Ama bu ülkeyi ileri taşımayacak.

– Hakikatin otoriter rejimlerde bastırıldığını söylüyorsunuz. Bugün ise hakikat, algoritmaların neyi görünür kıldığına göre şekilleniyor. Türkiye’de hakikati kim üretiyor?

Benim geldiğim rejim ile bugünün dijital platformlarının yaptığı şey arasında büyük bir benzerlik var: İkisi de hakikati üretip pazarlıyor. Komünist rejimde bize inanacağımız değerler hazır olarak sunulurdu; hakikati bulmak bizim değil, rejimin işiydi. Sadece tüketmemiz beklenirdi. Dijital dünyada başlangıçta aynı hatayı yaptık. Algoritmaların ve sosyal mecraların hakikati demokratikleştireceğini düşündük. Oysa hakikat, aradaki “dijital gardiyanlar” tarafından çoktan filtrelenmişti. Duymamız gerektiği düşünülen şeyler bize satılıyordu. Türkiye’ye gelince… Bugün anlatılan hakikat hâlâ 2001 yılının değerlerine dayanıyor. Aynı kalıplar tekrar ediliyor. Örneğin “dayanışma” söylemi: “Biz dayanışmacı bir toplumuz, kolektifiz, biz vardır ben yoktur” deniyor. Oysa bunların hiçbiri gerçek değil. Bu ülkede üretilen hakikat, toplumun bugünkü haline değil, geçmişin söylemlerine dayanıyor.


Akan Abdula

“Bugün bize sunulan ‘hakikat’ gerçeklikten tamamen kopuk”

– O zaman hakikat de pazarlanabilir bir malzemeye mi dönüştü?

Evet. Çünkü bugün bize sunulan “hakikat” gerçeklikten tamamen kopuk. Ülke değerleri, kolektivizm, dayanışma gibi anlatılar hâlâ tekrarlanıyor ama bunların hiçbiri bugünün toplumsal yapısıyla örtüşmüyor. Kolektif kültür dediğimiz şey bile aslında bir zorunluluktan doğdu. Isınamadığımız için sobanın etrafında toplanıyorduk; geniş aile aynı mekânda yaşadığı için “biz” duygusu vardı. Doğal gaz hayatımıza girdikten sonra herkes kendi odasına çekildi. Aynı dönemde çocuk sayısı düşmeye başladı. Barınma kriziyle birlikte evler küçüldü; geniş aile zaten ortadan kalktı. Soba bitti, ortak alan bitti, çocuk sayısı azaldı; dolayısıyla kolektivizmin zemini de kayboldu. Bugün hâlâ “biz dayanışmacıyız, kolektifiz” deniyor ama bu söylemlerin tamamı gerçeğe uymuyor. Bu yüzden hakikat pazarlanabilir bir şeye dönüştü; anlatılan ile yaşanan arasında ciddi bir kopukluk var.

– “Türkiye genç bir ülke” söylemi de hakikatten kopuk mu?

Bu da hakikatten çok uzak bir söylem. Yıllardır “en büyük stratejik avantajımız genç nüfus” deniyor ama bu doğru değil. Türkiye’nin yaşlanması 2012’de başladı. Bugün yaşlı ülkeler kategorisindeyiz ve 2038’de çok yaşlı ülkeler sınıfına gireceğiz. Yalnızca 13 yıl kaldı. Üç çocuk ortalamasından bir çocuğa düştük. Gençlik bitti. Şu anda yaklaşık 12 milyon genç var ve bu jenerasyon son büyük blok olacak. Arkasından aynı büyüklükte bir genç nüfus gelmeyecek.

– Türkiye’deki barınma krizinin boyutu nedir?

Çok yüksek. Anne babalarımız ortalama 150 metrekarede yaşıyordu. Türkiye genelinde bu 90 metrekareye, İstanbul’da 60 metrekareye düştü. Ekonomiyi düzeltsen bile çocuk için oda yok. Mega şehirleşmeyi durduramadığın sürece bu kriz büyür. Genç çiftçilerin yaklaşık yüzde 38’i son 10 yılda kırsalı terk etti ve büyük şehirlere aktı. Kırsalda avlu sistemi vardı; dede, babaanne, anne-baba ve çocuk aynı alanda yaşıyordu. Genç çift büyük şehre geldiğinde o destek ortadan kalkıyor. Şu anda altı mega şehrimiz var: İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Antalya. On tane daha şehir mega şehir olmaya gidiyor. Konya, Kayseri gibi iller de bu yola girdi. Mega şehir arttıkça barınma krizi katlanacak. Bu da demek ki ekonomi düzeltilse bile çocuk sayısı artmayacak.

“Kolektif kültür dediğimiz şey sobanın etrafında toplanmaktan ibaretti”

– O hâlde bize anlatılan hakikatler -kolektivizm, genç nüfus, aile değerleri- tamamen eski söylemler mi?

Evet. “Biz kolektifiz, dayanışmacıyız, genç bir ülkeyiz” gibi anlatıların çoğu gerçek değil. Kolektif kültür dediğimiz şey bile sobanın etrafında toplanmaktan ibaretti. Isınma zorunluluğu ortak alan yaratıyordu. Doğal gaz gelince herkes odasına çekildi. Çocuk sayısı düştü. Evler küçüldü. Geniş aile zaten ortadan kalktı. Bugün hâlâ geleneksel aile tanımı üzerinden siyaset yapılmaya çalışılıyor ama gerçeklik çok farklı. Anayasaya “anne-baba-çocuk” modeli yazılmak istendi. Peki 2.8 milyon bekar anne? Tek çocukla yaşayan 6 milyonluk bir gerçeklik? Bunlara “aile değilsiniz” mi diyeceğiz? Bu söylemlerin hepsi hakikatten kopuk. Komünizmin yaptığı buydu: değerler üzerinden hakikat üretmek. Türkiye hâlâ aynı modeli sürdürüyor. Ama hiçbir şey gerçeğin karşısında uzun süre duramaz.

– Bu uydurulan hakikatler sonunda neye çarpacak? Ya da çarpmaya başladık mı?

Evet, çarpıyoruz. Sadece siyaset değil, pazarlama dünyası da duvara çarpıyor. Reklam sektörü bile baskı hissediyor. Örneğin bekar annelere konuşmak istiyorlar ama “iktidar kızar mı” endişesi var. Oysa 2.8 milyon bekar anne var; sayı 4 milyona çıkacak. Tek çocukla birlikte bu kitle 8 milyonluk bir pazar. Bunu görmezden gelemezsin. Eninde sonunda üretilen hakikat, gerçeğin duvarına çarpar. Siyaset de, markalar da çarpıyor. Çünkü gerçekler değiştirilemez. Gençlerle yaptığımız araştırmada gençlerin yüzde 57’si “evlenmeye gerek yok” dedi. Evlenirim diyen yüzde 43’ün de yüzde 54’ü “çocuk sahibi olmam” dedi. Evli çiftlerin yüzde 13’ünün hiç çocuğu yok. Bu veriler ortada. “Genç ülkeyiz”, “aileyiz”, “kolektifiz” gibi söylemler artık işlemiyor. Hakikat pazarlaması bir yere kadar sürer. Sonunda gerçeklere dönmek zorundayız.

– Ne olacak bu hâlimiz? Önümüzdeki döneme dair öngörünüz nedir?

Dünyanın bir zorbalık çağından geçtiğini kabul etmeliyiz. Liderlik modeli değişiyor; Trump gibi aktörler masada kendisiyle uyumlu, gücü konsolide eden liderleri istiyor. Bu da Avrupa Birliği gibi demokrasi ve ortak değerler üzerine kurulu modelleri zayıflatıyor. Milliyetçilik küresel ölçekte yükselecek ve bu döngü en az 10 yıl sürecek. Tarih şöyle işler: Biriken negatif enerji önce patlama yaratır, sonra insanlık “Biz ne yaptık?” sorusuna döner. Bu patlamayı 5–10 yıl içinde yaşayacağız; Türkiye de bundan etkilenecek. Büyük bir dünya savaşı değil ama bölgesel çatışmalar göreceğiz. Yine de Türkiye’nin avantajları var. Avrupa Birliği bizi modernleşme hikâyemiz üzerinden değil, stratejik konumumuz üzerinden değerlendiriyor. Çevremize baktığımızda fırsat alanları mevcut: – Suriye’nin yeniden devletleşme ihtiyacı – Orta Asya’daki yüksek büyüme – Afrika’da artan Türkiye etkisi – Orta Doğu’nun petrol sonrasına hazırlık için yaptığı dev yatırımlar…

Türkiye kendi iç barışını sağlayabilirse -ki bunu zor görüyorum-  bu jeopolitik fırsatlar değerlendirilebilir.

– Seçmen psikolojisi açısından soruyorum. Politik olarak öngörünüz nedir?

Karamsar olmamak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’nin köklü bir demokrasi kültürü yok ama bir şeyin tadını aldı: oy vermek. Türkiye’de sandık, seçmenin siyasetçiye mesaj verebildiği tek gerçek mecra. Bunu bırakmaz.

– Gerçekten oy vermenin keyfine vardı mı Türkiye?

Evet. Türkiye sandığından vazgeçmez, siyasal partilerinden de vazgeçmez. Demokrasi mükemmel işlemese de toplum sandığın önemini gördü. Zorluklar yaşayacağız, anlaşamayacağız; fakat eninde sonunda yine sandığa döneceğiz. Bu ülkeyi ayakta tutan şey de bu olacak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir